Ahiret insanı
80 öncesi meşrepler ve cemaatler arasında çekişme ortamı artınca Sulh Çizgisi diye bir kitapçık kaleme alınmıştı. Esasında bu çalışma, Gazali'nin 'Kendini Aldatan İnsan' olarak dilimize kazandırılan -el-Keşf ve't-Tebyin fi Ğururil-Halki Ecmain- adlı kitabının çağdaş bir versiyonu sayılabilir. Kâtip Çelebi'nin aynı konularda yazdığı Mîzânü'l-Hak fî İhtiyâri'l-Ehak kitabını da hatırlatmaktadır. Bunlar insafa davet eden uzlaştırma kitaplarıdır. İmam Şarani de uzlaştırmacı fıkıh alanında el Mizan adlı eserini kaleme almıştır. Bunlar İslami anlayışın tekilci veya tekelcilikten öte çoğulculuğa açık olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu.
Suriye'de baskı rejiminin yıkılmasından sonra çok şükür ki hürriyet ortamı yeşerdi ve neşvü nema buldu. Bunun kıymetini bilmeli, hakkını vermeliyiz. Lakin burada da ifrat-tefrit sarmalı karşımıza çıkıyor. Bir tefrit noktasına doğru kayıyoruz. Hürriyetin sınırlarını tayin edemiyor ve fırsatçılığa çeviriyoruz. Belki debeleniyoruz. İşte istibdadın yeniden yükselme noktası da burasıdır. Bu da haddi aşmayı, iç çekişmeleri beraberinde getiriyor.
Sözgelimi camiye gibi akımlar ve Muhammed Şemseddin gibi temsilcileri Sufi ve Eş'ari gelenekten gelen Üsame Rıfai'nin Suriye baş müftüsü olarak atanmasına karşı çıkıyorlar. Meşrep takıntısıyla onu ehil görmüyorlar! Sabık Müftü Ahmet Bedreddin Hassun yerinde kalsaydı belki de ses çıkarmaz ve bir şey demezlerdi! Ehven sayarlardı. Nitekim onunla bir dertleri de yoktu! Emevi Camii'nde ilk özgürlük cumasını Üsame Rifai'nin kıldırması bekleniyordu. Ama olmadı. Denildiği gibi acaba araya iyi saatte olsunlar takımı mı girdi ya da başka Rifailer mi karıştı? Üsame Rifai yerine Cuma namazını geçici başbakan kıldırdı. Demek ki Üsame Rıfai'nin resmi olarak atanmasıyla alakalı olarak med-cezir halleri yaşandı. Onca birbirini çekiştiren meşrep arasında bu yönde karar almak kolay olmamalı. Halbuki Esat'ın bu sünni kuruma kastetmesi ve baş müftülük makamına son vermesi ve Hassun'u azletmesi üzerine Üsame Rıfai sürgündeki Suriyeliler tarafından İstanbul'da baş müftü olarak atanmıştı. Bu makama layık görülmüş ve tensip edilmişti. Esat geride çok karmaşık bir yapı ve tablo bıraktı. Buna sakil bir miras da denebilir.
Bu tarz istibdat ortamlarından özgürlük ortamlarına geçişte bir iki gelişme göze çarpar. Pıtrak gibi partiler biter ve tomar tomar gazeteler çıkar. Suriye'de ise bunun yerine dini akımlar ve etnik siteler boy gösterdi. Şimdi bunun çekişmesi yaşanıyor. Sosyolojik olarak birbirine en yakın kesimler düşmanlıkta da en ileriye giderler.
Şam'ın kurtarılmasından sonra Selefilik-Eş'arilik çekişmesi yeniden hortladı. İki akım arasında en temel mesele Allah'ın mahiyetini tanımlama konusunda düğümleniyor. Bu yönde aykırı görüşler ve farklı telakkiler serdediliyor. Kimi selefiler tevili reddettiklerinden bunu iş'ar eden nasları zahirine hamlediyorlar. Bu noktada tevil zümresiyle aralarında bir sorun oluşuyor. Zahirperestlik, akımları ve saliklerini teşbih ve tecsime doğru yönlendiriyor. 'Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler' misali Allah'ı tanımlarken içinde bulundukları atmosferi ve algılarını esas alırlar. Halbuki kimi Sünni gelenek mensupları tafviz makamında 'el-aczu an derki'l-idraki idrakun' derler. Acizliğini bilmek bir nevi idraktir.
Teşbihçi selefiler, kendi ontolojik zindanlarından dışarı çıkamazlar. Bu nedenle de Allah'ı fiziki alemde ararlar. Aksi takdirde öteki yani tevile dayalı veya açık metafiziki bakış açısının Allah'ın ret ve inkarına gideceğini düşünüyorlar. Allah maddi alemde ve yönlerde arıyorlar! Değilse peki nerede, diyorlar. Allah'ı kendilerine göre dünya ya da kainat içinde ihata ediyorlar. Elbette fiziki alem üzerinden metafiziki alem tanımlanamaz. İdrak edemediğimiz hususları tanımlayamayız ya da sınırlı olarak tanımlarız. Boyut farkları var. Gerisini Allah'a bırakırız. Bu yönde statik açılımlar ve tanımlamalar maksadı temin etmez. Lakin Selefiler, mufavvıda denilen bu hali veya akımı da paylarlar. Bunun tatil olduğunu söylerler. Tecsimden başka nereye giderseniz gidin onların sataşmalarından kurtulamazsınız. Allah'ı kabul etmek için illa onu fiziki alemde mi aramalıyız? Bu anlayışları teşbih ve tecsimden hali olmaz.
Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Halbuki Kur'an, bize tam bu noktada şöyle diyor: La yüdrikuhu'lebsar fehuve yüdriku'l ebsar. Gözler onu ihata edemez, lakin o gözleri ihata eder. Tafviz yani keyfiyetini Allah'a bırakma yönündeki kaidelerden birisi rüyetullah konusunda şudur: Geldiği gibi geçirin (merriruhu kema caet). Eş'ariler, Mutezile gibi teşbihten kaçırmak için rüyetullahı reddetmezler. Keyfiyetini Allah'a havale ederek bu noktayı aşmazlar ve açmazlar. Zira insan öbür alemde yenilenecek ve 'ahiret insanı' kıvamını alacaktır. İnsanın terkibi yenilenecektir. Belki yeni yaratılışıyla birlikte 'bila keyf' rüyetullaha muhatap bir kıvama gelecektir. Dolayısıyla bu noktada gaibi şahide mukayese etmek yanlış olur. İki alem arasında benzerlik var ama ayniyet yoktur.
Selefilerle Eş'arier arasında akait alanında dinmeyen tartışma ortamına paralel olarak sufilerle selefiler arasında da manevi terbiye ve sınırları konusunda bitmeyen tartışmalar yaşanmaktadır. Halbuki tasavvufun özü zühd ve tezkiyedir. Eski Şam rejimi sufilerden yana tercihte bulunmuştu. Her iki tarafı da elverdiğince birbirine karşı kışkırtmış ve çok yönlü olarak kullanmıştır. Şimdi bazı Selefiler, yer yer Eş'arilerin aktif olduğu camilere tasallutta bulunuyorlar, yine sufilerle selefiler kimi ortak alanlarda sürtüşüyorlar. Teravih namazının niteliği konusunda Ramazan ayı boyunca da dinmeyen atışmalar yaşanmıştır. Bu gibi nahoş haller ve çekişmeler de özgürlük sonrasında huzuru ve gönül duruluğunu veya zihni duruluğu gölgeliyor. Bu da zaman zaman yönetimleri keskin tavır almaya itiyor. Elbette sürtüşmeci selefiliğin yanında bir de ılımlı selefilik bulunuyor. Buna 'telifçi selefilik' de denebilir. Sözgelimi Hey'etü'ş Şam İslamiyye ilmi bürosunun hazırladığı Medhal ile Fehmi'l Selefiyye risalesi ve benzerleri telifçi veya uzlaşmacı bir çizgiyi temsil ediyor. Telifçi yaklaşıma adanmış çalışmalardan birisidir. İslami kesimlerin başkalarının ayıplarını araştırma veya bulma yerine kendi ayıplarına odaklanmaları daha hızlı bir çözüm imkanı sunar. Karşılıklı samimi ortamlarda yapıcı nasihatler belki daha fazla yarar sağlar. Başkalarının ayıplarına gece gibi olmalıyız. Herkes kendi evinin önünü temizlese dünya tertemiz olur.
Tekfir ile İslami inhisarcılık yapıldığı gibi bazen de tebdi veya tafsık yaklaşımıyla hak zümre üzerinde tekel kurulmaya çalışılıyor. Tali olarak mezhep konusunda da inhisarcılık yapılmaktadır. Mesela Selefiler, Eş'ari ve Maturidi anlayışı çatı isim olan ehli sünnetten ve kendilerinden saymıyorlar. Halbuki İslam'ı araştırma veya doğrusunu bulma çabası olan fırka meselesi, fıkhi mezhep meselesinden farklı değildir, gelişmeye ve gözden geçirmeye açıktır. Hepimizin müracaata yani kendimizi gözden geçirmeye ihtiyacımız var. Bu tali alanda yöntem olarak cemaatler için de geçerlidir. Basma kalıp yaklaşımlar üzerinden gitmek çıkmaz sokaktır. Özeleştiri tekniğini günümüze uyarladığımız kadar maziye doğru da genişletmemiz ve uzatmamız yerinde olur.
Not: Okurlarımın geçmiş bayramlarını kutlarım.
Mustafa Özcan
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.